BASINDA AKVARYUM HAKKINDA ÇIKAN YAZILAR

Akşam
Sedat Sertoğlu
Sedat Sertoglu

Düşünüyorum öyleyse varım

sedat.sertoglu@aksam.com.tr

 

Osmanlı Descartes’ı tam 300 yıl sonra keşfetti. 1600’lerin ortalarında yazdığı ünlü sözü “Düşünüyorum, öyleyse varım” bize tam 300 yıl sonra ulaştı. Şimdi hâlâ “niye geri kaldığımızı” tartışıp duruyoruz.. Komik...

Sağlık Bakanı Recep Akdağ bu asırda halka “Ellerini yıkamaları gerektiğini öğretiyor..” Haksız mı? Yerden göğe kadar haklı.. Söyler misiniz neden geri kaldık biz sahi?

Düşünmek ve düşündüğünü söylemenin bu asırda bile hâlâ “suç olarak algılandığı” bir ülkede yaşıyoruz. Bunun en basit örneğini, Aysun Kayacı’nın, “kendi oyu ile dağdaki çobanın oyunun aynı olmasını eleştirmesinde” yaşadık. Kızcağız neredeyse linç edilecekti. Bu yan topa Başbakan Erdoğan da girdi. Böylece Kayacı düşüncesini söylediği için suçlu ilan edildi. Oysa dünya bu konuyu yıllardır tartışıyor. Yeni bir şey değil sizin anlayacağınız. Batı demokrasilerinde kimse de böyle düşündüğü için suçlanmıyor. Sadece bu düşünceye karşı çıkanlar kendi görüşlerini, üstelik gayet medenice, yani küfür etmeden, aşağılamadan, seviyeyi koruyarak, bizim ülkemizde hiç alışmadığımız ölçüde medenice açıklıyorlar.

İnsanları, şiddete çağrı yapmamak şartı ile düşüncelerini söylediği için yargılayan bir sisteme demokrasi denemez. Örnek mi istiyorsunuz? Perihan Mağden. “Vicdani ret” dediğimiz olguyu savunduğu için mahkemelere gitti. O öyle düşünebilir. Siz de karşıt fikrinizle ortaya çıkarsınız.. Ama yasalarımız hâlâ 19’uncu yüzyılda kaldığı için olamıyor bu. Bakın ben 1990’lı yıllarda bir orgeneralimiz ile konuşurken “700 bin kişilik orduya ne gerek var? Zaten büyük çoğunluğunun savaş kabiliyeti yok. Bunun yerine savaş gücü yüksek 250-300 bin kişilik profesyonel ordu daha iyi olmaz mı?” diye sorup şu cevabı almıştım: “Haklı olabilirsin ama bir de işin şu tarafı var; bu gençlerin büyük çoğunluğu işsiz. Askere geliyor, bedava yiyor, içiyor, yatıyor. Üstü başı ve iç çamaşırları veriliyor. Yani işin bir de sosyal tarafı var...” Gayet uygar bir tartışma idi. Bu yüzden örnek gösterdim. İki ayrı görüşte insandık..

Düşünmeyen insanların, kendi gibi düşünmeyenlere karşı tek silahının “hakaret, küfür ve aşağılama” olduğu dönemlerdeyiz. Bunu görmek için medya çalışanlarının birbirlerine yönelik yazdıklarına bakın yeter. Hani fikir? Yok...

Yok olunca da aklına geldiği şekilde karşındakine hakaret et... Yabancı ülke büyükelçileri ile bir konuşun bu durumu. Hayretler içinde izliyorlar. Bunu yapanların öğrenim durumlarına bakıyorlar ve Sakallı Celal’in ünlü “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür” tezini doğrulayan tavırlar alıyorlardır mutlaka.

Yıllardır işim gereği yabancı gazeteleri okuyorum. Hiçbirinde bizdeki gibi bir şey görmedim. Bir yazarın fikrine karşı çıkan, sadece kendi görüşünü dile getiriyor, onun neden yanlış düşündüğünü anlatıyor. Hepsi bu... Ne küfür, ne hakaret, ne başka bir şey...

Bir fikre karşıt fikirle karşı çıkamazsanız balıklar bile sizden daha değerlidir. “Balık için hiç olmazsa aklı yoktu” denir.

Değerli okurlarımız, “düşünmek” başka türlü bir şeydir. İnsana bir dolu özellik kazandırır. Kendinize güveniniz artar. Kimseye “bel altından vurma” gibi bir ihtiyaç hissetmezsiniz. Çünkü siz “Madem düşünüyorsunuz o zaman fikirlerinizle varsınız” demektir..

Düşündüğünüz zaman şunu da görebilirsiniz; Ergenekon savcısını göklere çıkartmak, ama Yargıtay Başsavcısı’na en ağır biçimde saldırmak, “Demokrasi ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan bir tür sağırlıktır... Nerede hukukun üstünlüğüm ve bağımsızlığı? İşine geleni duymak, gelmeyeni duymamak türü..”

Demokrasi insanların işlerine geldiği gibi yorumladığı bir sistem değildir.

Demokrasi’nin kuralları vardır ve bunlara herkes uyar.

Demokrasi’nin kurallarını işine geldiği zaman alkışlayıp, gelmediği zaman tu kaka etmek gerçek anlamda Demokratlık değildir.

Hele hele Demokrasi’nin temel kurallarından biri olan düşünce ve ifade özgürlüğüne işine gelmeyince karşı çıkmak, Demokrasi’yi katletmektir..

Bakın, düşününce ve bu düşünceleri ifade ettikçe neler çıkıyor ortaya. Hepiniz düşünün değerli okurlarımız... Sizden beklediğimizin hepsi bu... Sadece düşünün lütfen...




Aquarium’da balık yemek

Yİne Yalıkavak’tayız. Bu kez Marina’yı geçtikten hemen sonra İlknur ve Cengiz’in sahibi olduğu Aquarium’da, iskele üzerindeki masamızda, inanılmaz lezzetlerle dolu, kelimenin tam anlamı ile bir “deniz ürünleri ve tatlı şöleni” yaşadık. Özbaşaran çiftinin pırıl pırıl 2 oğlu da hizmet ediyor. Müthiş sempatik, terbiyeli ve arı gibiler. Aquarium’da fiyatlar dahil her şey mükemmel. İskeledeki tahtaların sorunu da bu sezon sonu hallediliyor. Burası kışın da açık. Yolunuz düşerse mutlaka gidip balık yiyin. Ama mutlaka... Yemeğin ardından da bana dua edeceğinize eminim...




İbrahim Bilgin

Kendisi Gündoğan Belediye Başkanı’dır. Ben tanımıyorum İbrahim Bilgin’i. Ama görebildiğim kadarı ile Gündoğan pırıl pırıl... Sokaklar tertemiz. Yerlerde veya oraya buraya atılmış köşelerde çöp filan yok. Esnaf müşteriye asla kazık atamıyor. Deniz tertemiz. Teknelerin çokluğuna bakılırsa, seneye Türkbükü’nün yerini alabilir. Şimdi seneye seçim var ve Bilgin yine aday. Böyle giderse, bir başkasının Gündoğan’ı kazanma şansı yok.




Cennet’ten son haberler

Cennet dediğim, bizim Gündoğan’da büyük çoğunluğunda diplomatlarımızın oturduğu Cennet Evleri... Her tarafım diplomat dolu... Kimisi emekli, kimisi halen aktif olan diplomatlarımız... Onlara göre burası Cennet değil, Cinnet Evleri... Öyle diyorlar. Acayip ilginç sohbetler yapılıyor burada.

Fakat buradaki en büyük gırgır “Tavla maçlarında” yaşanıyor.. Müthiş iddialı, kızdırmalı tavla maçları yapılıyor Cennet’te.. En büyük iddia, ikisi de büyükelçi olan Ümit Pamir ve Ömer Akbel arasında. Kavga, küfür, kıyamet... Maç değil, adeta savaş... Selahattin Duman ve Güngör Mengi’nin kulakları çınlasın. O dünya beyefendisi Güngör abiye bile küfür ettirirdik. Neyse, bizim burada kazanan sanki “Dünya şampiyonu olacakmış” gibi hırslı..

Geçen haftanın rivayeti Pamir’in Akbel’e yenildiği için İstanbul’a dönmüş olmasıydı. Bu lafı çıkaran da Ömer Akbel’di. Ama kısa sürede görüldü ki, Ümit Pamir bir işi için gitmiş ve hemen döndü mahalleye. Ve Akbel’i, bilmem kaçıncı maçlarında, yendi.

Adamakıllı uzayan sohbetler yapılıyor aramızda. Bir dolu büyükelçi ve bir gazeteci. Ben bunca yıldır beraber olduğum için huylarını bildiğimden “Bu ne biçim Dışişleri Bakanlığı arkadaşlar” diyorum ve çarşı hemen karışıyor. Keyifli saatler... Eski anılar... Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde İran’a yaptığı resmi gezide iki ülke arasındaki toplantıya katılan büyükelçilerimize, eliyle işaret ederek “Bu adamlar” diye hitap etmesi... Yani hep tatlı anılar konuşulmuyor. Ve hayat burada da akıp gidiyor dostlar.. Uluç’un kırılan ayak baş parmağı olayı da ayrı bir komediydi.. Cennet’ten haberlere devam edeceğiz.. (Not: Haber kaynaklarımız gizlidir.)




Yalıkavak Marina

Cefi Kamhi’nin Marina’sı satılmak üzere. Hikayesi de ilginç. Marina’ya ilk talip Ferit Şahenk olmuş. Verdiği fiyat 50 milyon doların altında. Olmamış. Ardından Rahmi Koç devreye girmiş. Onun teklifi 50 milyon dolara yaklaşmış. Cefi yine az bulmuş. Derken Aydın Doğan çıtayı yükseltmiş. 60 milyon dolar önermiş. Sonunda uluslararası Marina işletmeciliği yapan bir şirket ile Cefi anlaşma noktasına iyice yaklaşmışlar.

 

YALIKAVAK FOTOĞRAFLARIMIZ       GÜMÜŞLÜK FOTOĞRAFLARIMIZ - OUR IDEAS -BASINDA AKVARYUM RESTAURANT

 

Aquarium Restaurant
Gümüşlük Bodrum Turkey
Tel: +90 (252) 394 3682
info@aquariumgumusluk.com